İĞNEYİ KENDİMİZE, ÇUVALDIZI BAŞKASINA…
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta son günlerde yaşanan elim okul olayları, ilk bakışta disiplin sorunu gibi okunabilir. Oysa meseleye biraz daha derinlikli baktığımızda, karşımıza yalnızca okul sınırları içinde açıklanamayacak kadar geniş bir tablo çıkıyor.
İki çocuk sahibi bir Baba olarak kendimi de özeleştirip, İğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batırarak değerlendirdiğimizde şunu net biçimde görürüz: Okulda yaşanan her kriz, toplumun yani bizlerin aynadaki yansımasıdır. Mafya ve sokak raconuna özendiren diziler, ahlaki anlamda çöküşü normalleştiren sosyal medya tröllerimiz ve ekran yüzlerimiz, sözde oyun adına çocuklarımızın önüne konan ve tamamen şiddet odaklı yöntemleri sıradanlaştıran ne idüğü belirsiz yöntemler ve en önemlisi de kopuk, sorumsuz ve çarpık aile yapıları vs vs…
Bir çocuğun öfkesini kontrol edememesi, arkadaşına şiddet uygulaması ya da öğretmeniyle karşı karşıya gelmesi; sadece bireysel bir “problem davranış” değildir. Bu davranışlar, evde kurulan eksik iletişimin, mahallede şekillenen sosyal ilişkilerin ve genel toplumsal atmosferin bir sonucudur. Bugün çocuklarımızla aynı çatı altında yaşayıp aslında onlardan giderek uzaklaşan ahlaki ve dini anlayıştan uzak bir hayat kuruyoruz. Onları dinlemeye değil yönlendirmeye, anlamaya değil düzeltmeye odaklanan bir yaklaşım, çocukların iç dünyasında biriken yükü görünmez kılıyor.
Daha da önemlisi, öğretmen figürünün çocukların gözündeki değeri eskiye kıyasla ciddi bir aşınma yaşıyor. Eğitimcinin sadece bilgi aktaran değil, aynı zamanda rol model olan kimliği zayıfladıkça; çocuklarımız otoriteyi anlamakta değil, ona karşı durmakta refleks geliştiriyor. Öte yandan eğitim ilişkisini bir “çıkar dengesi” üzerinden okumaya başladığımızda, öğrenciyi bir bireyden ziyade bir “sonuç üretme aracı” kazanç kapısı olarak konumlandırıyoruz. Bu yaklaşım, çocuklarımızın hem kendilerine hem de çevrelerine yabancılaşmasına zemin hazırlıyor.
Özellikle yoğun göç alan şehirlerde tablo daha da karmaşık hale geliyor. Aynı sınıfta, farklı kültürlerden, farklı travmalardan ve farklı hayat hikâyelerinden gelen çocuklar bir araya geliyor. Bu çeşitlilik doğru yönetildiğinde büyük bir zenginliktir; empatiyi, birlikte yaşam kültürünü ve toplumsal dayanışmayı güçlendirir. Ancak ihmal edildiğinde, bu farklılıklar çatışma üretir. Okul ise bu çatışmanın görünür hale geldiği ilk alan oluyor.
Eğitim sisteminin yapısal sorunlarını da bu çerçevenin dışında tutamayız. Kalabalık sınıflar, yetersiz rehberlik hizmetleri ve öğretmenlerin artan idari yükleri, öğrencilerin bireysel ihtiyaçlarını fark etmeyi zorlaştırıyor. Oysa bir öğrencinin sessizliğe gömülmesi de, öfkesini kontrol edemeyip dışa vurması da aslında birer “yardım çağrısıdır.” Sorun, bu çağrıyı duyacak ve doğru şekilde karşılık verecek eğitimcilerin ve mekanizmaların her zaman yeterince güçlü olmamasıdır.
Bugün hala meseleyi “okullarda disiplin zayıfladı” gibi yüzeysel bir çerçevede ele alıyorsak, asıl sorunu ıskalamaya devam ediyoruz demektir. Çünkü yaşananlar bir sebep değil, bir sonuçtur. Disiplin eksikliği dediğimiz şey, çoğu zaman derinlerde biriken sosyal ve duygusal sorunların yüzeye çıkmış halidir. Sorumsuz, ilgisiz aile yapısı, bu saatten sonra her koyun kendi bacağından asılır anlayışı, kültürel ve inançsal değerleri çağdaşsızlık gibi gösterip yozlaşmış bir nesil yetiştirme hevesi. Biz yetişkinler dahil her problemimizi şiddetle çözme arzusu. Sonuç aynaya bakınca gördüğümüz ve o görülen yansımanın karşılığı çocuklarımız.
Çözüm ise tek boyutlu değil, çok katmanlı bir yaklaşımı zorunlu kılıyor. Ailelerin çocuklarıyla kurduğu ilişkinin niteliğini yeniden gözden geçirmesi, okullarda psikolojik danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinin güçlendirilmesi, öğretmenlerin yalnız bırakılmaması ve desteklenmesi büyük önem taşıyor. Bununla birlikte eğitim sisteminin çocuklara sadece akademik başarıyı değil, duygusal farkındalık, ahlaki değerleri, empati ve öfke kontrolü gibi hayati becerileri de kazandırması gerekiyor.
Unutulmamalıdır ki; bugün sınıfta yaşanan küçük bir kriz, yarının toplumsal kırılmalarının habercisi olabilir. Bu yüzden meseleye yalnızca “ceza” penceresinden bakmak, sorunu ötelemekten başka bir işe yaramaz. Asıl ihtiyaç olan şey; anlamaya çalışan, dinleyen ve çözüm üreten bir bakış açısı ortaya koymamızdır.
Sonuç olarak okulda yaşanan her olay, bize yalnızca öğrenciyi değil, içinde yaşadığımız toplumu da anlatır. Eğer bu dili doğru okuyamazsak, aynı acı haberleri yarın farklı şehir isimleriyle okumaya devam ederiz. Ancak doğru okur, doğru analiz eder, gerçek kimliğimize, binlerce yıllık öz kültürümüze döner ve ortak bir sorumluluk bilinciyle hareket edersek; okulları yalnızca eğitim verilen yerler değil, aynı zamanda ahlaklı bir toplumun inşa edildiği güvenli alanlara dönüştürebiliriz.

